Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Uncategorized’ Category


HELENİSTİK VE ROMA-BİZANS ÇAĞI GÜNEYYURT M.Ö.67 -M.S. 900

 

                  TAŞELİ KLEOPATRA’YA DÜĞÜN HEDİYESİ

Roma imparatoru Sezar ölünce yerine Antonius geçti, bu bölgeyi Mısır kraliçesi Kolepartara’ya hediye ettikten sonra Torosların bakir ormanlarının kerestelerini Akdeniz de ki Tersanelerine taşıdı. M.Ö. 31 yılında İmparator Oktavius dağlık Kilikya’yı Kleapatra’dan alarak Roma imparatorluğuna bağladı.

    İlk Hrıstiyanlar ve Roma devrinde Ermenek/Güneyyurt Yöresi

Hz İsa’nın peygamberliğiyle beraber taşlık Kilikya denen bugünkü Taşeli bölgesi Havarilerin uğrak yeri olmaya başladı. Zira burayı yöneten Roma imparatorluğu 1. derecede tebligata muhatap bir konumdaydılar. Ama şımarık saray tayfası imanda zorlanıyor, zayıflar ve fakirler ise her peygamberde olduğu gibi ilk önce iman ediyorlardı. Bu gün bölgemizde görülen tüm yer üstü ve yer altı eserleri M.S.395’te yıkılan ve yerini Bizans’a bırakan Romalılar zamanında ki Hıristiyan müminlerin eseridir.

   Bu çağda yöredeki yerli halk ağır baskılar altında ezilmiş; yeni  tebliğ edilen  hak din olan Hıristiyanlık anlayışını Roma yönetiminin her türlü baskıcı yasağına rağmen benimsemiştir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında Hz. İsa’nın on iki Havarisinden Aziz Barnabas birkaç arkadaşıyla bölgemize de uğramış ve belli yerlerde müminlere talimlerlerde bulunmuşlardır. Azizler, Konya da bulunan Sille ve Gökyurt/Kilistra’ya uğradıktan sonra Karamanın yani bizim Aladağ dediğimiz Akçaalan köyünde bulunan Philedelphia’ ya gelmişler buradan da önce yukarı çağlara, ardından da Güneyyurt Tolbunar/Gavurinindeki ve Kuşakpınar/Alaca in şapelinde ki müminlerle sohbet etmişlerdir.

Bu konuda İncil’in Resullerin İşleri bölümünün 13. Babından itibaren aşağıda ki ibareler yer almaktadır;

“Barnabas Seul ile beraber Ruhulkudüs tarafından görevlendirildikten sonra Silifke’ye geldiler. Buradan Kıprıs’a yelken açtılar. Barnabas Pavlusla beraber Antalya’ya geldi.  Vardıkları her yerde Yahudilerin eziyetleriyle karşılaşıyorlardı. Barnabas ile Pavlus Sipidya üzerinden Konya’ya geldiler. Konya’da ki, havra da Yahudilerden ve yerlilerden büyük bir kalabalık iman etti. Konya halkı ikiye bölündü. İman etmeyenler Havarileri kaçmaya zorladılar. Barnabas ve Pavlus Kilistra/Gökyurt’a vardılar. Buradan Likaonya/Karaman’ın Listra/Yollarbaşı ve Derbe (Kerti Höyük-Ekinözü köyü-Karaman) kentlerine ulaştılar. Vardıkları her yerde müminlerin imanını pekiştiriyorlardı. İki Havari Likaonya’dan( Karaman) Kilikya’ya yola çıktılar, Yahudilerden bir gurup peşlerinden hiç ayrılmıyor ve “sakın bu delilere inanmayın” diyorlardı. Philadelphia (Karaman/Akçaalan köyü) ve Gavurini/Tolbunar (Güneyyurt) da bulunan müminlere takviye için günlerce vazettiler. Domitiopolis (Yukarıçağlar civarı)e geldiklerinde çevrede ki kentçiklerden İmanlılar büyük bir kalabalık oluşturdular ve hazırladıkları boğaları vb kurban etmek istediler. Barnabas ve Pavlus elbiselerini yırtarak halkın arasına atılıp karşı çıkarak “kurban ancak Allah’a olur” diye mani oldular. İzor (Bozkır) ile Germanapolis (Ermenek) arasında bulunan 10 kadar kentçikte ki (Kuşakpınar/Alaca in, Gödekurum/inziva yerleri, ve benzeri bir çok)  şapellerde ve Kaya kiliselerde İman edenlerin itikadını takviye için bulundular. Konya’dan gelen takipçi Yahudilerin baskısıyla buradan da ayrılarak Pisidya (Seydişehir,göller bölgesi) üzerinden Pamfilya’ya geçtiler. Perga da sözü söyledikten sonra Antalya’ya indiler. Barnabas buradan Kıprıs’a, Pavlus ise Antakya’ya açıldı.”

   Tüm Türkiye de olduğu gibi Taşeli yöresinde de kayalara oyulan binlerce in ve mezar vardır. Güneyyurt ve Ermenek civarında da her kayada mutlaka görülür bu tür yapılar. Ermenek’ten başlayarak kuzeyi adeta kuşatarak Güneyyurt, Yukarı çağlar, Katranlı, Başyayla, Sarıveliler ve ötesine dolanıp giden kaya silsilelerinde Antik çağın bu el yapımı eserlere rastlamak mümkündür. Bu mağaralar ve kaya mezarları genellikler Hititler ve Asurlar tarafından yapılmakla beraber Hz İsanın doğumundan sonra ki dönemlerde bu peygamberin a.s. tebligatına iman eden müminler tarafından eğitim ve ibadet hatta barınma için kullanılmışlardır. Güneyyurtta örnekleri Gödekorum ve Kuşakpınarda görülen bu eserler kayalara yaslanmış olmaları bakımından zalimlerden korunmak içinde bir nevi doğal kale işlevi görmüşlerdir.

BİZANS DEVRİNDE TAŞELİ/TAŞLIK KİLİKYA

Roma imparatorluğu M.S. 395 yılında kesin olarak ikiye bölündükten sonra Ermenek Doğu Roma toprakları içinde kalır.  Batı Roma İmparatorluğu M.S. 467 de, Doğu Roma İmparatorluğu İse M.S. 1453’te İstanbul’un fethiyle yıkılmışlardır. Böylece 395 te kurulan ve 1453’te yıkılan Roma İmparatorluğunun ömrü 1058 yıl sürmüştür. Bizans 395 ten 1071 Türk darbesine kadar Anadolu’nun hemen tamamına hâkim olmuştur. Bu tarihler arasında Taşeli yaylaları 2. Kilikya adıyla tamamen Bizans’a aittir.

1204 yılında başlayan haçlı seferleri Bizans’ın yediği en büyük darbe olmuş bunun sarsıntısıyla da yıkılma sathına girmiştir. Bu seferlerden en büyüğüne katılan Alman İmparatoru Babarasso’nun Göksu da boğulması da Taşeli için ayrı bir şereftir. Zaten Emeviler ve Abbasilerce başlayıp Selçuklularla devam ederek 11,5 yüz yıl sürecek Müslümanların yeryüzünün en büyük gücü olma durumu Bizans’ı çoktan ikinci lige itmiş bulunuyordu. Haçlı seferlerinin bitiminden sonra, 1071 darbesinin akabinde Bizans Güneyyurt ve çevresini boşaltarak gelen göçebe dedelerimize terk etmeye başlamıştır.

Read Full Post »


 ANTİK ÇAĞ VE GÜNEYYURT (M.Ö. 6000-67)

 

                                   FOSİL KANITLARI

Balkusan ve Altıntaş yaylasının Ayı beleni, Sarnıç, Kayabunar, Sorkun, Hacasangırı, Katran beleni, Kabalak kayası, Beğbunarı, Sarıbunar ve Yarıkbunar gibi tüm bölgelerinde her türlü hayvan fosiline özellikle deniz hayvanlarının fosillerine rastlamak mümkün.
Bu ne demektir?  Büyük bir zaman önce bu yüksek rakımlı dağlar, tepeler su altında kalmış ve bu deniz hayvanları su çekildikten sonra toprakla karışarak bir nevi mumyalanarak fosilleşmişlerdir.  Bu da Hz Nuh zamanında vuku bulan ve Hz Nuh’a iman etmeyen tüm insanların öldüğü büyük Tufan sırasında buralar da, her yer gibi sular altında kalmış ve bu eserlerde bu ilahi mucizenin şu anda elimizdeki kanıtlarıdır. Bu fosiller arasında Denizyıldızları, Midye kabukları, su yılanları ve deniz böcekleri başı çekerler. Yayla yollarında bildiğimiz Boncuk çayırı yöresi bu tür fosilleşmiş kabukların en çok bulunduğu yerdir.

Tufan M.Ö. yaklaşık 6000 yıl önce vuku bulan kesin ayetlerle anlatılan bir olaydır. Tüm yeryüzünü kapsayan bir afet olduğu da muhakkaktır. Aşağıda ki, Hüd suresinde olayı özetleyen ayetler ekleyecek başka bir şey bırakmıyor;

              “EY YERYÜZÜ! YUT SUYUNU. EY GÖK! TUT SUYUNU”

Hüd 40. “Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (sular coşup taşınca) Nûh’a dedik ki: “Her cins canlıdan birer çift, bir de kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki ailen ile iman edenleri ona yükle. ” Ama onunla beraber sadece pek az kimse iman etmişti. 41. (Nûh), “Binin ona. Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” dedi. 42. Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna, “Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin, inkârcılarla birlikte olma” diye seslendi. 43. O, “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. Nûh, “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, onun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi. Derken aralarına dalga giriverdi de oğlu boğulanlardan oldu. 44. “Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu” denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” denildi.”

                       HİTİTLER DÖNEMİ GÜNEYYURT

Bu dönem kâğıdın, kalemin ve yazının bulunmuş olması bakımından daha aydınlık bir dönemdir. Yazılı tarihin başladığı zamanlardır. Buna rağmen en doğru bilgileri gene de kutsal kitaplardan iktibas eder tarihçiler. Bu kutsal kitaplar bu dönemin ortalarında gelen Tevrat, bitiminde gelen İncil ve Milattan 610 yıl sonra gelen Kurandır. Zamanla Tevrat ve İncil tahrifata uğramış ancak son ilahi mesaj olan kuran beşeri ve yanlış katkıları ayıklayarak gerçek vahyi insanlara bildirmiştir.

 Hititler döneminin ortalarında Hz Musa’yı evinde büyüten Firavun 2. Ramses, Kadeş meydan savaşında komutanlık etmiştir. Bu sıralarda Hititler batıda ege hattına kadar sahip olmuşlardır. Taşeli bölgesi ise tamamen ellerindedir. Güneyyurtta merkezi bir yerleşim yerleridir Hititlerin. Bu merkez şimdi halkımızın örenler dediği İkiz in bölgesidir. Tarihçilerin kesin tespitlerine göre İkiz in bir Hitit anıtıdır. Bu küçük anıtı görmeyenler bir şey sanmasın! Tarlaların ortasında topu topu bir oda büyüklüğünde ki bir kayaya oyulmuş dıştan iki kapılı, içlerinde birer lahit bulunan bir yerdir. Bunun özelliği de sonsuzluk inancının sevkiyle bir tür mumyalama tekniği olan soğuk kaya mezarlarına gömülme işidir ki memleketimizin bütün kayalarında bu tür mezar ve anıtlar bol miktarda vardır. Hak dinden alıntı yaptıkları kalan bu doğru bilgi kırıntısını ruh göçü inancıyla karıştıran ve hiç kaya bulunmayan mısır çöllerinde çekme taşlarla kendilerine ebedi (!) mezar/piramit yapan Firavunlarda aynı yöntemi kullanmışlardır.

                  PERSLER VE GREKLER DÖNEMİ

Ele geçen Tarihi kalıntılardan ve çevredeki eserlerden elde edilen bilgilerin yöremizde 4500-5000 yıllık bir geçmişe ışık tutmaktadır. Bu dönemde Güneyyurt Gargar, Karkaron, Gerger gibi adlarla anılmaktadır. Gargara Luwi dilinde Yüce doruk yeri manasına gelmektedir. J.M. Cook, Gargara’nın Troas(toros)bölgesinde bir ilk çağ kenti olduğunu yazmaktadır.

Güneyyurt beldesinin tam merkezinde yer aldığı Kilikya/Taşeli 2 bölgedir aslında; 1-Silifke’den Adana’ya kadar olan bölge Ovalık Kilikya. Silifke’den Bozkıra kadar olan ve tam ortasında Ermenek/Güneyyurt bulunan dağlık/Taşlık Kilikya. Helenistik çağdan Bizans çağına kadar bu bölgenin adı; Kilikia Trancheia olup Taşlık Kilikya demektir, Osmanlılar ve Karamanoğulları ise buraya Taşeli demişlerdir. Kilikya’nın dağlık bölgesi Silifke’de başlar Lamos deresinde biter. Lamos, Sarıveliler ilçesine bağlı Esentepe köyünün eski adıdır, sözü edilen çay ise hemen altından geçen Günder deresidir. Bu bölge tarih boyunca en kaliteli ve yoğun bir Kereste üretim merkezidir, orta Torosların balta girmemiş ormanlarının keresteleri Akdeniz de ki gemi inşaatının en önemli ham maddesidir.

  Pamphylia/Antalya tarihi kaynaklarına göre Hititler zamanında Taşelinin adı Kue’dir. M.Ö. 4. Yüz yılda bölgemiz Pers krallığına geçinceye kadar Asurlularda kaldı. Bu günkü İran demek olan Persler gelinceye kadar Asurluların bir bakıma genel valisi sayılan Syennesis adlı krallarca yönetilmiştir. M.Ö. 4. Yüz yılda Perslere geçen Taşelide Syennesisler yerini Pers Satrap’larına bıraktı.

Pers kralı Daryus ege sahillerine hatta Makedonya’ya kadar dayanınca Büyük İskender harekete geçti Daryus’u anavatanı olan İran’a sürerken Taşelinde ki kentleri ziyaret etti. B.İskender’in ölümünden sonra bölgemiz bu günkü Tepebaşı merkezli Ptolemaios’lara geçti. Bu kelime sonradan “Betlam” olarak sürmüş Osmanlılar devrinde “Bednam”, Cumhuriyet döneminde Halimiye ve Tepebaşı adlarını almıştır.

Read Full Post »


GARGARA ADININ KAYNAĞI!

Güneyyurt, Ermenek çevresinde ki en eski yerleşim merkezlerindendir. Çevrede Roma, Bizans ve daha eski çağlara ait kalıntılara mağara ve kaya mezarlarına bütün kaya bloklarında rastlanır. İleriki sayfalarda yöremizde ki antik yerleşim yerleri hakkında doyurucu bilgi verilmektedir. Özellikle Hititler zamanın da yoğun manada meskûn olduğu sanılan kasabanın doğusunda bu devre ait bir  iki hücreli bir in vardır. Sayın Halit bardakçı, bu in hakkında “bütün yönleriyle Ermenek“ adlı kitabında şu bilgileri verir;

”İkizin kabartması olarak bilinen bu tapınak 7-8 metre eninde 6 metre yükseklikte bir kaya bloğu üzerine oyulmuş ağzı güneye bakan iki mağaradan meydana gelir, doğuda ki mağaranın kapısı üzerinde, yere abanmış kuvvetli bir aslanın sağ pençesi altında iki boğum meydana getirmiş halde, ağzı açık ve salyalı olarak kıvranan yılan ve aslanın gerisinde; aslanla bir hizada olan boğanın Hitit efsanesinde ki ‘İLLUYANKA MASALI’ ile çok büyük ilişkisi olduğunu göstermektedir. Bir tapınak olduğu sanılan bu kabartma bir  zafer anıtı da olabilir. Kabartmanın tahminen m.ö.xıv ve ya xııı.yüzyılda yapılmış olması gerekir. Bazı tarihçilere göre kasaba, burada yaşayan gargarlar tarafından kurulmuş ve GARGARA adını almıştır. Kasabanın ilk kuruluş yerinin İKİZİN civarı olması gerekir. Çevrede görülen örenler bunu göstermektedir. “

Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi İkizini Güneyyurtta ki tarihin bir noktası kadar yer işgal eder. İkizini tarlanın ortasında ki bir oda büyüklüğünde kayaya oyulmuş birer mezar hacminde olan iki kapılı inlerden oluşur. Hal bu ki Güneyyurt dağlarında ve civarında bu tip deliklerden yüzlercesi vardır ve tarafımdan görüntülenerek kültür varlıklarımıza kazandırılmıştır.

             ÜNLÜ GEZGİN EVLİYA ÇELEBİ KASABAMIZI ŞÖYLE ANLATIYOR;

                                 GARGARA/GÜNEYYURT

Evliya ÇELEBİ, Gazipaşa taraflarından çıkarak yaylaları aşıp Fariskeye uğramış oradan da geze geze Boyalı, Güzve ve Pamukludan sonra Gargaraya ulaşmıştır. Metinlerden anlaşıldığına göre Kışlacık mahallesinin altında bulunan Akköprüden Güneyyurt’a geçmiş, Abdullatif camiinde namaz kılmış ve Gargara hanında yatmıştır. Burada Güneyyurtlulardan yörenin en nefis etli irmik köftesi olan Bulgurca’yı da tatmışlardır. E. ÇELEBİ, Gargaranın 370 yıl önceki Yerbağlarını anlatışı ilk defa tarafımızdan yayınlanmaktadır. Seyahatnameden anlaşıldığına göre Gargaradan ayrılınca Narlıca yolu hattından Çavuşlu köyünden geçerek Görmeli köprüsünden Ermenek’e ulaşmıştır.

Bu hatırlatmadan sonra gelelim Seyyahın Güneyyurt’la alakalı sözlerine;

KARYEİ GARGAR/GARGARA KÖYÜ

“Bir yamaçta kurulmuş, kaleye benzeyen ve tüm evleri inci gibi beyaz olan bakımlı bir köydür. Bir camii ve bir hanı vardır. Bağ ve bahçeleri sayısızdır. Altında bulunan Deresinin iki tarafı da enine boyuna at ile tam bir saat mesafelik, içinde yoğunluğundan insanın kaybolabileceği Yerbağlar’la doludur.”

 

Kasabamızın adı tüm Türkiye’de ki  köy ve belediye adları gibi 1962 yılın da değişti. Her eski ad gibi gargara adı da çok önemli bir anlam taşımaktadır. Ana yurdumuz orta Asya’dan ayrılırken, 1071 de Anadolu kapısından giren atalarımız vardıkları ve yerleştikleri yerlere geldikleri yerin adını hatıra olarak vermişlerdir genel olarak. Mesela Balkusan köyünün adı Balgasun’dur ve şu an da orta Asya da kara balgasun olarak mevcuttur. Uygur devletinin kurucusu Boyla Kağan olmuştur. Orhun ırmağı kenarındaki Kara balgasun kenti Uygur devletinin başkenti olarak benimsenmiştir.  O yıllar da kasabamız bölgesine yerleşen atalarımız da bu gün Kırgızistan da bulunan ayrıldıkları vatan olan “gargara” adını vermişlerdir.
Bunu manas destanında açık ve net olarak görmekteyiz.
Irgaytımı aşamın

 Kopunu tuura basamın.

 Men o cerden köçömön

 Gargara boyloy konomun.

Sadesi

 Irgaytı’yı da aşayım
Doğru kapıya varayım
Ben o yerden de göçeyim
GARGARA ya konayım.

Manas destanı 220. Mısra (M.K.)

Read Full Post »


  CAMİ KİTABELERİNDE GÜNEYYURT

                     ABDULLATİF CAMİİ/GÜNEYYURT

Kasabamızın merkezinde bulunan ve halkımızın goca cami dediği bu eser Selçuklulardan Abdullatif adlı bir zat tarafından yaptırılmıştır. Kesin tarih belli olmamakla beraber Alakise de ki Ebubekir camiiyle aynı yıllarda yapılmış olduğu sanılmaktadır. 1970’lerden önce tahta minaresi vardı, tek şerefeli ve güdük bir görünümü olan bu minare beton ve taş bir minareyle yer değiştirdi. Aslında dam ve kara yapı olan mimari hali de aslından hiçbir şey kalmayan bugünkü haliyle tarihe karıştı. Eskiyi, paçaları ve kolları sıvalı abdest alan musallilere sadece önündeki ulu çınarlar fısıldıyor bugün.

              YENİ MAHALLE EBUBEKİR CAMİİ/GÜNEYYURT

  Yöreye İslamiyet, 9. Yüzyılda Abbasiler ve Malazgirt girişinden tahminen 150 yıl sonra yerleşen Müslüman Türkler tarafından getirilmiştir. Aşağıdaki Güneyyurt Yenimahalle camii kitabesinde geçen 1258 rakamı bunu gayet açık anlatmaktadır. Bu tarih aynı zamanda Karamanoğlu Mehmet beyin Ermenek’i başkent edindiği sıralardır.

                   YUKARI ÇAĞLAR CAMİİ

Özellikle Aldere’nin altında bulunan antik kent kalıntıları olan köşeli, kabartmalı taşlardan yapılmıştır. Kare şeklinde ki caminin son cemaat yeri kemerli olup ahşap tavan üzerine sonradan saç yapılmıştır. Minber, mihrap ve mahfil katında ki ahşap kısımlar el işi motiflerle bezeli olan cami 2000 yılında vakıflarca restore edilmiş olup yakınında yeni bir cami inşa edilmiş olduğundan ibadete kapalıdır.

                   KIŞLACIK MAHALLESİ KÜMBETİ/GÜNEYYURT

Güneyyurt’un Kışlacık mahallesine varanlar eğer oradan Narlıca yoluna saparlarsa mezarlığın en başında bir türbe görürler işte burası da aynen Balkusan da ki gibi bir Karamanoğlu türbesidir. Aynı zatlar değil tabi, mahallenin imamına sordum isimlerini tam bilen yok.

Read Full Post »


 

                      Müslüman Araplar Zamanı

Milattan sonra yedinci yüzyılda bölgemizde Sasaniler yani Ateşperest İranlılar görülmeye başlandı. Buna tahammül edemeyen Bizans/Roma İmparatoru Heraklius M.S. 638 yılında Sasani yani Pers imparatorluğunun başkenti Ktesiphon’a kadar gitti ve büyük bir zafer kazandı. Bu sırada Heraklius Hıristiyan’dı ve Son Peygamber Hz Muhammed Mustafa s.a.v. den İslam’a Davet mektubu almıştı. İran’a kadar Sasanilerin sürüldüğü bu savaştan önce de 615 yılında Sasaniler İstanbul önlerine kadar varmışlar Bizans’ı tehdit etmişler, ardından da Taşeli ve Güneyyurt bölgesine kadar sokularak Heraklius’un kalelerini ele geçirmeğe başlamışlardı. Bu durum Kur’anı kerimin Rum suresinde Hıristiyan Heraklius ordusunun İstanbul’da yenilişini Tek Allaha iman ettikleri için Mekke’de ki ilk Müslümanlar için bir keder, Ateşperest İranlıların 619 da Herakliusa yenilmelerini ise Putperest oldukları için bir sevinç vesilesi sayarak şöyle anlatılıyor;

2.” Rumlar, yenildi.”
3. “Arapların bulunduğu bölgeye en yakın bir yerde, Hâlbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.”
4. “Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah’ındır. O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.”

Bu ayetlerde önceden haber verildiği gibi Mümin Bizanslılar putperest İranlıları yenmiş ve Müslümanlar sevinmiştir. Müslümanların sevinmesinin sebebi yine de tekrar edelim ki, Bizans’ın İslam’dan önceki hak din mensubu olmalarıdır. Hatta o sırada peygamberimizden de İslam’a davet mektuplarını almış olmaları ve onların Müslüman olacağına olan kesin inançtır.

M.S. 9. yüzyılda Abbasi devleti Halife Harun Reşit zamanında Güneyyurt ve Ermenek bölgesini zapt ettikten sonra ilk Müslümanlaşma dönemi başlamış oldu. Romalıların ve Bizanslılarında bölgemiz açısından sonu böylece gelmiş oldu. Müslümanlar o sırada bu bölgede Avasım yani Köy-Kentler oluşturarak bir imar hareketini de başlattılar.  Bu durum aşağı yukarı, orta Asya’dan gelen göçebe atalarımızın önce yaylaları sonra sahilleri ele geçirişine kadar devam etti.

Orta Asya’dan çadırlı, göçebe olarak Anadolu’ya geçen Üçoklu atalarımızı Selahaddin eyyubi önce Mersin ovasına ardından da yavaş yavaş  Taşeli bölgemize yerleştirmişlerdi. Zaman zaman Ermenilerin, Bizansların ve muhtelif unsurların Dünyanın en bereketli topraklarına sahip olan Göksu vadisinde ki Navahi’ye saldırmalarına rağmen durum değişmedi. MS. 12. yüzyılda Karamanoğulları kurucuları olarak tarihte yerlerini alacak olan ve Sivas taraflarından yurdumuza giren 6500 çadırlık Türkmen aşiretinin de Önce Kamış yaylasına sonra da tüm bu günkü  yerlerimize yerleşmeleriyle şu anda üzerinde yaşadığımız topraklar dedelerimizden bizlere miras kalmıştır.

                 SELÇUKLU ZAMANI AREFESİNDE YÖREMİZ

1228 yıllarında da yöremize Azerbaycan taraflarından göçebe Türkmen aşiretleri gelerek Balkusan civarında ki yaylalarımıza, ilk olarak ta Kamış boğazına konmuşlardır. İşte bu dedelerimiz Karamanoğullarının ilk babalarıdır.

 Karaman oğullarının kökeni Hoca saadettin’in oğlu Nuri Sufi’ye dayanmaktadır. Karamanoğulları Oğuzların Avşar boyundandırlar. Nur-i Sufi’nin oğlu Kerimüddin Karaman Bey 13. yüzyılda buradan başlamak üzere Kilikya bölgesinin büyük bir kısmında güç sahibi olmuştur. 

1256 ila 1261 yılları arasında beylik merkezi Ermenek olmuş daha sonra Larende’ye alınmıştır. Nure sufi şu anda Mut’a bağlı Sinanlı yakınlarında ki Değirmenlikte metfundur. Hanedana adını veren büyük oğlu Kerimüddin Karaman beydir ve Başkenti Ermenek’e taşımıştır.

  Balkusan köyü, Karaman ili Ermenek ilçesi sınırları içinde Güneyyurt kasabasının Tolbunar mahallesi karşısında Atayurtta bulunan Karabalgasun vilayetinin Türkiye’deki verilmiş ismidir. Bu isim o dönemde Türkmenistandan kalkıp Karaman oğlu sufi nurettin komutasında yöremize gelen 6500 çadırlı Türkmen aşiretinin anayurtta ki ayrıldıkları yerin adıdır. Burada karaman bey, karaman oğlu Mehmet bey, kardeşi Mahmut bey ve eşleri meftundur. Son yıllarda türbe restore edilmiştir.  

  1071 MALAZGİRTTEN 50-60 YIL ÖNCE ERMENEK’TE OĞUZLAR

    Anadolu’nun Türkleşmesi her ne kadar 1071 Malazgirt zaferi ile gerçekleşmiş ve resmiyet kazanmış ise de Türklerin Anadolu’yu keşfi ve bir anlamda fethi çok daha önce M.S. 1010-1015 yıllarında başlar.

            Kuraklık nedeniyle Hazar’ın kuzeyinden batıya doğru yönelen Oğuz Türklerinden Oğuz’un “Avşar boyu”  göçebe yörükler denilen atalarımız sürülerine otlak kendilerine yurt olacak yerler arayışı içinde batıya yönelmişler, Maraş Göksun üzerinden sahile Anamur’a  (Anamurium) oradan da Ermenek ve çevresindeki otu, suyu-ormanı bol, barınması kolay, yaylalarla tanışarak oralara hükmeden Romalı Satrablara (Genel Valilere) vergi ödeyerek otlak ve yaylalar kiralamışlar, sürüleri, hayvanları, develeri ve çadırları ile o yayla’dan bu yayla’ya göçerek güçlenmişler, çoğalmışlar; yerli yönetime kendilerini kabul ettirmişler, söz sahibi olmuşlardır. 1071 Malazgirt savaşı ile Alparslan’ın Anadolu kapılarını Türk soyuna resmen açması ile daha da güçlenen Oğuz boyu bölge bölge, aşiret aşiret Anadolu’da “Türk Yurdu” gerçeğini cihana tastık ettirmişlerdir.

    İşte Malazgirt’ten 50-60 yıl önce Ermenek ve yöresinde yer almaya, kök salmaya başlayan Oğuz asıllı Avşar ve Türkmen oymaklarının yerleşim merkezi ve ilk yurdu Ermenek ve çevresi olmuştur. Altıntaş, Barcın, Sultan alanı, Teke çatı, Balkusan, Tolbunar, Kamış, Yellibel, Süngülü ve Değirmenlik yaylaları bu oymakların en çok tercih ettiği yerlerdir.

  KARAMANOĞULLARI BEYLİĞİNİN BAŞKENTİ ERMENEK

  Ermenek; Roma ve Bizans çağında uzun yıllar Taşlık Kilikya : “Dekapolis İzavriya” da yer alan onu aşkın Piskoposluğun “Piskoposluk merkezi” olarak tarihi bir özelliği yanında bir başka öne çıkan özelliği de uzun yıllar bir Türk beyliğine başkent oluşudur.  Nure Sofu’nun 1255 yıllarında ölümünden sonra oymağının liderliğini üstlenen oğlu “Kerimüddin Karaman Bey” merkezi Ermenek olmak üzere “Karamanoğulları Beyliği”ni resmen kurmuş ve ilan etmiştir.

 Nûre Sûfî, bir taraftan arazisini genişletirken, diğer taraftan da bölgedeki karışık durumda bulunan boyları ve kabileleri kendi nüfuzu altında toplayarak, Karamanoğulları Devleti’nin temellerini atmıştır. 

  Kerimüddin Karaman Bey (1255-1263): Nûre Sûfî’nin oğludur. Babasının ölümünden sonra boyları etrafında toplamış ve topraklarını genişletmiştir. Çok cesur ve asker yaratılışta olan Karaman Bey, hâkim olduğu bölgenin dağlık, Selçukluların da Moğol nüfuzu altında olmasından dolayı serbest hareket ediyor ve hızla güçleniyordu. Kilikya Ermenilerinin elinde bulunan Ermenek, Mut, Gülnar, Mara ve Silifke taraflarına sürekli akınlar düzenlemiş ve buraları zapt ederek, “Ermenek Beyi” unvanını almıştır. (http://www.karamankulturturizm.gov.tr/)

 1256 dan 1475 yılına kadar 250 yıla yakın hüküm süren “karamanoğulları beyliği”nin başkenti, kültür ve sanat merkezi olarak tarih sayfasında yer alan Ermenek’te kerimüddin karaman bey’den sonra beyliğin başına oğlu Mehmet bey geçmiş, büyük imar ve idari işler yanında 1277 Mayısında “bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.” fermanı ile öz Türkçemizi Türk milletine kazandırmıştır.

            1960 yılından beri Karaman’da yapılan Türk dil bayramı kutlama programlarının açılışı 1998 Mayısından beri beyliğin başkentinin Ermenek olması, kurucusu Kerümiddin Karaman Bey ve Türk dilinin mimarı olan oğlu Mehmet Bey’in ve kardeşi Mahmut Bey’in türbesinin Ermenek’e bağlı Balkusan Köyünde bulunması nedeniyle Ermenek Belediyesinin katkıları ve Ermenek Aydınlarının gayretleri ile 11-12 Mayısta Balkusan/Ermenek’te yapılmaktadır.

Read Full Post »


KIZOĞLAN İNİ EFSANESİ

               Bir varmış bir yokmuş!

Gargara’da   bundan 150 yıl önce bir kız yaşarmış, güzel mi güzelmiş, mahallesinde devamlı parmakla gösterilirmiş, babası seferberlikte ölmüş, yerini yurdunu bilen bile yokmuş. Hatıra olarak duvarda bir mavzeri, yanında da avcı çantası asılı duruyormuş.
Anası epey yaşlıymış, kızı istemeye gelenlere kendi bilir diyecek kadar anlayışlıymış. Bir gün kızı zengin bir aile istemeye gelmiş, anası gene; kendi bilir, ona sormalı demiş. Kızına sormuş; kızım! Seni falancalar istemeye gelecek ne dersin demiş oda,  anacığım aman onlara umut verme ben ona avrat olmam demiş.
Meğerse kızın bir sevdiği varmış. Fakat oğlan bir türlü açılamıyormuş, karşılıklı sevgileri yıllarca gizli kalmış.
Sonunda zengin adam anasını kandırmış ve kız istemediği halde oğluna düğün hazırlığına başlamış. Kız anasına tekrar; anacığım ben ona varmam sonunda üzücü şeyler olursa karışmam, diye tembihlemiş. Düğün günü yaklaşınca bakmış ki sevdiğinden bir hareket yok oğlana varıp hadi kaçalım demiş.
Kızcağız durmadan evde kurulu tezgâhında urba ve çapıt çul dokurmuş. Tek düşüncesi kaçarlarsa bu tezgâhı ne yapacağıymış; meseleyi sevdiğine açmış, oğlan çok ilginç ve onu memnun edecek bir fikir ileri atmış; nazlı yârim tezgâhı da götürelim demiş.
Sabah alacakaranlıkta bir katıra tezgâhı yükleyerek Kuşakpınar’a doğru yola çıkmışlar, kız duvardaki babasının tek yadigârı olan mavzeri ve çantayı almayı unutmamış.

İki sevgili inin yakayı yukarı çıkınca rahatlarlar, kafalarına eski yerleşim alanlarından Kuşakpınar’ı koyarlar, zira orada her türlü in ve sığınak mevcuttur. Kebeni yukarı çıkınca bir yer aramaya başlarlar, ellerinde ancak bir hafta yetecek erzakları bulunan yavuklular, sel kayasına varınca kendilerine bir istirahat verirler, oradan Gargaraya kadar olan her yer rahat izlenmektedir çünkü,  şöyle aşağılara bir göz gezdirdikten sonra kimsenin takip etmediğini anlarlar ve  huzura kavuşurlar.
Akşam olmuş gün karşı kaşlardan bıyıklarını çekmek üzeredir, âşıklar şu anda içinde heykellerinin bulunduğu ine girerler; bu in Kızoğlan inidir, Kebenin üstünden, damlantininin yukarısında sel kayasının kuzey batısında
koca sarp kayaların yüzeyinde bulunmaktadır. Buraya ancak çok zor şartlarda korkusuz insanlar varabilir, bu ine ulaştıran yol bir, iki m.lik dar bir yoldur ve yer yer sabunluk dediğimiz sabunlu kaygan zeminlerden geçmek gerekir.
Âşıklar, içeri girmeden önce katırdaki yükü yani tezgâhı indirmişler ve mağaranın on m berisine yerleştirmişlerdir. Bu gün mağaraya giderken sağda Tezgâh denilen yer. Mavzer ve çantalarını erzaklarıyla beraber içeri taşırlar. O gece orada sabahlarlar, güneşin mağaranın ağzına vurması için öğlen olması lazım, zira sırtı kuzeye yaslı kayadır, önü ise tam kasabaya nazır bir balkondur sanki.

Öğleye doğru güneşin ilk ışıklarıyla kalkarlar, dışarı çıkarlar, ama onları çok kötü bir durum beklemektedir; düğün sahipleri yanlarına zabdiyeleri de alarak gelmektedirler, hemen alt tarafta kebenden sesleri duyulmaktadır.
Hemen bir karar vermeleri lazımdır, silahla karşı koysalar olmaz, hem mermileri az hem de karşı taraf daha güçlü, mağaranın içlerine doğru gidebildikleri kadar giderler, silahı bir tarafa, erzak çantalarını bir tarafa dayarlar, karanlıkta ortaya oturup düşünürler, adamlar kapıdadır; mutlaka içerdeler, sözü duyulur, iki sevgili son bir karar verirler; Allaha yalvaralım onlara teslim olup ayrı düşmektense Allah bizi taş etsin, kıyamete kadar burada kalalım, derler.
Bu mağaranın içinde şu anda taş olmuş heykelleri durmaktadır, silahları da bir sarkıt gibi ters takılıdır inin duvarında. Tezgâhları ise dış tarafta kullanıma hazır taş halinde onları bekliyor.

Read Full Post »


EVLİYA ÇELEBİ VE GÜNEYYURT/370 YIL ÖNCE ERMENEK VE NAVAĞI

                             EVLİYA ÇELEBİ KİMDİR?

 Evliya Çelebi 17. yüzyılın önde gelen gezginlerindendir. Kırk yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını gezmiş ve gördüklerini Seyahatname adlı eserinde toplamıştır. 25 Mart 1611’de İstanbul’un Unkapanı semtinde doğdu.  

Evliya Çelebi, çok iyi bir öğrenim gördü. Önce mahalle mektebine gitti. Daha sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi’ne girdi. Burada yedi yıl okuduktan sonra saraya özgü bir okul olan Enderun’a devam etti. Okul öğreniminin dışında özel hocalardan Kur’an, Arapça, güzel yazı, musiki, beden eğitimi ve yabancı dil dersleri aldı. Kur’an’ı ezberleyerek hafız oldu. Evliya Çelebi, öğrenimini bitirdikten sonra sarayda görev aldı. Yaptığı işlerle padişah ve devlet ileri gelenlerinin beğenisini kazandı. Bu yüzden çok yüksek görevlere getirilmesi düşünülüyordu.

Evliya Çelebi’nin düşünceleri ise çok farklıydı. Daha küçük yaşlarından itibaren içinde müthiş gezi arzusu vardı. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak istiyordu. Bu yüzden sarayda fazla kalamadı. Kendisinin anlattığına göre bir rüya üzerine meşhur gezilerine başladı. Gördüğü rüya şöyledir. Rüyasında İstanbul’da Yemiş İskelesi civarında Ahi Çelebi Camii’ndedir. Orada muazzam bir cemaat vardır. Dikkat eder, Hz Muhammed Peygamber’i s.a.v. baş tarafta görür. Dört sadık halifesi ve diğer ashabı da hep oradadır. Hz Muhammed’in yanına gidip ondan şefaat dilemek arzusundadır. Ama bir türlü cesaret edip de gidemez. En sonunda bir cesaretle gidip “Şefaat ya Rasülellah” diyeceğine, “Seyahat ya Rasülellah” der. Böylece, 70 yaşına kadar sürecek ve çeşitli tehlike, sıkıntı ve hadiseler geçirmesine rağmen vazgeçmeyeceği seyahati başlar.

 Tam elli yıl boyunca durmadan gezdi. Gezdiği yerler arasında o zamanki Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen bütün yerler vardı. Evliya Çelebi, bu gezileri sırasında çok ilginç yerler gördü. Yeni insanlarla tanıştı. Birçok olayla karşılaştı. Karşılaştığı ilginç olayları okuyucuya anlatarak kitabına renk kattı. Gezileri sırasında birçok kez ölümle burun buruna geldi. Savaşlara katılarak hem savaşları hem de o yerleri anlattı. Gezmek için gittiği son yer Mısır oldu. 1682 yılında burada vefat etti.

Bu gün 23 devletin bulunduğu geniş bir coğrafyayı at üstünde dolaşır Evliya ÇELEBİ. Gezi notlarını da 10 ciltlik bir şaheserde topladı. Bizim yöremiz olan Taşelini ve Akdeniz yerleşim yerlerini 9. Ciltte anlattı. Yaklaşık 1640 yıllarında Taşeli yaylasındaydı. Sırasıyla; Gülnar, Mut, Gazipaşa, Anamur, Manavgat, Navağı, Güneyyurt, Ermenek ve Tekeçatı üzerinden Bucakkışla ve Karaman’ı gezerek aşağıda ki önemli notları bıraktı.  

Aşağı da ki yazımızda iki bölüm halinde “Evliya”nın ağzından hiç ekleme çıkarma yapmadan, sadece günümüzle ilgili kelimeler için parantez koyarak Taşeli ve yöremizi okuyacağız. 370 yıl önce köy adlarını, yer adlarını nüfus ve fiziki yapı adetlerini, doğal güzellikleri oldukça saf bir Anadolu diliyle öğreneceğiz. Ancak yazıların en sonunda gerekli bazı açıklamalar yapacağız, inşallah.

         E.ÇELEBİ NAVAĞI, ERMENEK VE GARGARAYI ANLATIYOR

                                 GARGARA/GÜNEYYURT

Evliya ÇELEBİ, Gazipaşa taraflarından çıkarak yaylaları aşıp Fariskeye uğramış oradan da geze geze Boyalı, Güzve ve Pamukludan sonra Gargaraya ulaşmıştır. Metinlerden anlaşıldığına göre Kışlacık mahallesinin altında bulunan Akköprüden Güneyyurt’a geçmiş, Abdullatif camiinde namaz kılmış ve Gargara hanında yatmıştır. Burada Güneyyurtlulardan yörenin en nefis etli irmik köftesi olan Bulgurca’yı da tatmışlardır. E. ÇELEBİ, Gargaranın 370 yıl önceki Yerbağlarını anlatışı ilk defa tarafımızdan yayınlanmaktadır. Seyahatnameden anlaşıldığına göre Gargaradan ayrılınca Narlıca yolu hattından Çavuşlu köyünden geçerek Görmeli köprüsünden Ermenek’e ulaşmıştır.

Bu hatırlatmadan sonra gelelim Seyyahın Güneyyurt’la alakalı sözlerine;

KARYEİ GARGAR/GARGARA KÖYÜ

“Bir yamaçta kurulmuş, kaleye benzeyen ve tüm evleri inci gibi beyaz olan bakımlı bir köydür. Bir camii ve bir hanı vardır. Bağ ve bahçeleri sayısızdır. Altında bulunan deresinin iki tarafı da enine boyuna at ile tam bir saat mesafelik, içinde yoğunluğundan insanın kaybolabileceği Yerbağlar’la doludur.”

TEKEÇATI AYKADIN SUYU / NEHRİ AYKADIN

“Aladağdan (Yellibel) gelip Silifke yakınlarında Akdenize (dökülen Göksu ırmağına Narlıca altında) karışır. Bu nehri (Tekeçatında ki)tek gözlü köprüden geçtikten sonra Aykadın hanına varılır. Aykadın hanı içine 500 atlı misafirin sığabildiği büyük bir mağaradır. Mağaranın ağzına kemerli bir kapı yaparak han yapılmıştır. Buradan çıktıktan sonra, etrafı yalçın kayalarla ve şahin yuvalarıyla çevrili yolları geçtikten sonra Kamış boğazına vardık.”

TELLİ BEL VE DELENDİ HANI/ YELLİBEL İHSANİYE

“Allaha sığınırız! Hiçbir güvenliği olmayan yollardır. Bu arada hiç köy ve belde yoktur. (Acaba Balkusan yok muydu? Türbeyi gezmedi mi? Yoksa Osmanlıya zor anlar yaşatan bir karamanoğlu köyüne bir Osmanlı seyyahı olarak uğramaktan çekindi mi?) Orman ve araları karlı koca kayalar arasında dokuz saat gittikten sonra Ardıçlı ve Çamlı bir dere içinde Keyhusrev yapısı, Delendi hanı(İhsaniye)na vardık. Akşam olunca bu küçük hanın kapılarını kapattık ve hizmetçilerimle beraber silahlanmış bir halde hiç uyumadan sabahladık.”

Asıl metne yorum; bundan 370 yıl önce Ermenek’ten çıkıp Tekeçatı, kamış boğazı üzerinden Yelli belden geçerek İhsaniye de ki küçük hana varış, anlatıma göre Evliyaya çok sıkıntılı anlar yaşatmıştır. Bu metinde geçen Aykadın hanını görmeyi şu anda daha çok istiyorum; ağzı han kapısı gibi yapılmış, içi 500 atlı alan büyük doğal mağara nasıl bir yerde ve halde acaba?

Defalarca geçtiğim bu hattı bir kez de Evliyanın 370 yıl önceki hatırasıyla dinlemek gerçekten çok ilginç; Taşlar ülkesi dediği Kamış deresiyle Telli bel dediği Yelli bele karlı kayalar eşliğinde 9 saatte varışı ve buraları çok tenha olduğundan güvensiz buluşu kayda değer. Buradan geçerken Balkusan’a uğramaması oranın meskûn olmadığı manasına mı gelir bilemedim. Aynı iskan olayını İhsaniye içinde düşündüm, zira tam zirvelerin arasında ki ıssız yerde bulunan mütevazı bir handa arkadaşlarıyla kalmak zorunda olduklarında içeriden kapıyı kilitleyerek sabaha kadar silahlarıyla uyumadan beklemeleri çok şey anlatıyor.

ERMENEK/ERMENAK

“Karaman oğlu, Ermen kralı elinden yedi yıllık kuşatmaya rağmen alınamaması üzerine siyasi dehasıyla kralı defederek Ermenek’e Selçuklu Valisi oldu. Adana ili, Silifke Sancağı toprağında da paşa hassı olup Subaşı ile idare edilir. 150 ila 300 akçe ile sadaka olunan bir hukuki ilçedir. İki Nahiyesi vardır, biri İncirlidir. Toplam 70 köyü vardır. Yıllık 3000 kuruş geliri vardır. Kahyası, Şehir kulübü başkanı, müftüsü, kale sorumlusu ve 18 eratı bulunan komutanı vardır.

Kalesi ufukların ucuna kadar yükselen, kırmızı renkli dağın tepesinde baş gibi duran, Allah yapısı, görülmesi şart olan ibretlik bir eserdir. 32 yılda 18 ülke gezdim kara da ve deniz de böyle bir eser görmedim, tamamen ilahi kudret yapısıdır. Kapıdan, duvardan, burç ve surdan eser yoktur. Şekli dörtgen, beşgen denmeyecek tarzda bir hisardır. Odası, koridoru hendek ve kulesi olmayıp temiz ve eşsiz kaledir. Ancak doğuya bakan küçük bir kapısı var ki buraya bile 140 basamaklı ağaç merdivenle çıkılır. Merdivenin bir yanı ağaç korkulukludur. Allah saklasın, insan aşağıya baksa başı döner. Kelimelerin anlatmakta zorlandığı bir eserdir.

Kalenin bulunduğu yer, gök yüzü ile yarışan, kızıl bir duvar gibi kenti kuzeyden kuşatmış bir kayadır. Yüzeyinde tırnak tutturacak ve kuş konacak kadar bile bir kertmek yoktur. Kale, bu muazzam kaya duvarın zeminden iki uzun minare boyu yükseğinde Allahın emriyle oyulmuştur. 3 mızrak boyunda oyulmuş olan kale mağaranın içi aydınlıktır zira ağzı doğuya bakmaktadır. 500 adım uzunluk ve 1000 adım eninde olmasına rağmen tek bir sütun yoktur. Mağaranın üstü Sema’ya baş tutan kayalar olup kayaların üstü ise havadar ve çimenlik alanlardır. Burayı Ermen kralları İslam askerleri korkusuyla karargah edinmişler ve hala duran demir bir kapı eklemişlerdir.

Bu mağaranın içinde 40-50 kadar kagir ev vardır. Bazı evlerde kıble ve doğu tarafında kondurulmuş şehrin ve etrafın rahatça seyredildiği çekme balkonlar vardır. Bazıları ahşaptan örtülüdür, bazıları ise yağmur isabet etmeyeceğinden açıktır. Birde mescit vardır ancak haliyle buraya minare yapılmamıştır. Allah için, insan bu evlerden aşağı baksa gözü kararır. Dilin anlatmakta aciz kaldığı bu örneksiz kalenin içinden ne hikmetse birde su çıkarak aşağıya akmaktadır. Buna rağmen içinde top, tüfek ve savunma için hiç bir cephane yoktur. Gece gündüz kapısı kapalıdır.

Ermenek ahalisi kaleden aşağıda İrem bağları denen varoşlarda otururlar. Altından akan dere ile tepeler arasında 800 dolayında kâgir ev vardır. Hepsi toprak ve kireç örtülü antika evlerdir. 12 mahallesi ve 12 camii vardır. Cemaat bakımından en genişi çarşıda ki Karaman oğlu camiidir ki, toprak damlı büyük bir camidir. Uzunluğu 120 ayak, eni mihrap dâhil 80 ayaktır. İçinde 24 ağaç sütun üzerinde, kirişlere dayalı süslü ağaç tavanı vardır. Bu caminin kıble kapısı olmayıp iki yan kapısı vardır, çarşı tarafında ki kapının kemerinde şu kitabe yer alır; Kelimei Tevhid, bu camiyi H. 702 yılında Karaman oğlu Mahmut beğ onarmıştır. Çarşı kapı önünde yan sofaları var ve harem gibi bir kapı daha var, bundan başka haremi yoktur. Bu kapı üzerinde de; “Peygamber a.s. buyurdu ki, “Ölmeden önce namazları kılmakta acele edin” yazılıdır.

Bundan başka Fatma hatun camii şehrin batısındadır. Emir camii toprak damlıdır, kıble tarafında mihrap üstünde bir yüksek kubbe ve bir ziyaretgâh vardır. Bu caminin minaresi kıble kapısı tarafında yolun karşısında olup anlatılmaz güzellikte ve ölçüde bir minaredir. Birde Halil beye ait Sifas camii vardır. Ermenek’te bunlardan başka 3 medrese, 6 sıbyan okulu, 3 han, bir Mevlevihane 2 hamam vardır. Ancak Karaman oğlu hamamının suyu, havası ve yapısı güzeldir. Şehrin içinde 17 çeşme vardır. Bağ ve bahçeler dağı taşı tutmuştur ve çok övgüye layıktır.. Ermenek’in bezi, narı, beyaz ekmeği ve kalesi ünlüdür. Bedesteni yoktur ama 50 dükkânlık çarşısında her şeyin bulunduğu antik bir kasabadır. Genellikle fakir olan halkı gayet koyu Türk’tür. Önde gelenleri Süleyman Bey ve kardeşi Ahmet ağadır.

 Kara Mümin sultan, kesik yol önünde kırklar makamı, şehir içinde Yalınca baba, Hızırlık sultan, onun yanında Kulacık baba, Pir İlyas dede, şehrin ucunda Arpaş dede ve diğer Salihleri ziyaret edip dualarını aldıktan sonra şehrin doğusunda ki Keben kayası mahallesine vardım, burası bilinen uçurum bir yerdir,  bir adam bir taş yuvarlasa bin adam ölür. Keben yolu taştan kesme merdivenli daracık yoldur. İki tarafı kesme, ibretlik mağaralardır. Göklere baş kaldırmış şahin yuvalı yalçın kayalarla çevrilidir. Şehrin kıyısı olduğundan güvenli bir yoldur, uzak bir yerde olsa bu yolda eşkıyadan kuş uçmazdı. Burayı ölüm korkusuyla geçtik ve 4 saat sonra Teke çatına ulaştık.

Read Full Post »

Older Posts »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.